top of page
  • Facebook
  • LinkedIn
  • Twitter
  • Pinterest

Nasıl Mutlu Olunur?

"Nasılsın?" sorusuna verilen o otomatik "İyiyim" cevabının ardındaki görünmez boşluk, belki de modern psikolojinin en büyük çalışma alanını oluşturuyor. Bugün, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar mutluluğun formüllerine, "pozitif kalma" reçetelerine ve dijital dünyanın sunduğu parıltılı kişisel gelişim telkinlerine maruz kalıyoruz. Ancak paradoksal bir şekilde, klinik gözlemlerim depresyon ve anksiyete oranlarının aynı hızla tırmandığını gösteriyor. Bir psikolog olarak terapi odasında sıkça karşılaştığım tablo şu: İnsanlar mutlu olmadıkları için değil, "mutlu olmaları gerektiğine" inandıkları ve bu toplumsal dayatmayı başaramadıkları için kendilerini yetersiz hissediyorlar. Oysa mutluluk, parmaklarımızı şıklattığımızda beliren statik bir duygu durumundan ziyade; genetik mirasın, bilişsel süreçlerin ve en önemlisi "anlam" arayışının kesişim kümesinde inşa edilen dinamik, bazen de yorucu bir süreçtir. Bu yazıda, mutluluğu sadece geçici bir haz (hedoni) olmaktan çıkarıp, bir yaşam felsefesi ve psikolojik sağlamlık çerçevesinde hem bilimsel verilerle hem de kültürel kodlarımızla yeniden tanımlayacağız.

Mutluluğun Biyolojik ve Bilişsel Temelleri

Mutluluğu anlamak için önce beynimizin ödül mekanizmasına bakmamız gerekir. Dopaminerjik sistem, evrimsel olarak bizi hayatta tutmaya odaklıdır; bir hedefe ulaştığımızda bize kısa süreli bir haz verir ama bu haz, hayatta kalma motivasyonumuzu tazelemek adına hızla söner. Psikolojide "hazcı adaptasyon" dediğimiz bu mekanizma, aslında bir tür duygusal dengeleyicidir. Yeni bir ev, beklenen o büyük terfi ya da çok istenen bir ilişki başladığında hissettiğimiz o yüksek duygu durumu, bir süre sonra yeni normalimiz haline gelir. Sonja Lyubomirsky’nin (2007) yaptığı kapsamlı araştırmalar, mutluluğun yaklaşık %50’lik bir kısmının genetik bir "set noktasına" bağlı olduğunu, yaşam koşullarının ise sandığımızın aksine sadece %10’luk bir etkiye sahip olduğunu göstermektedir. Geriye kalan %40’lık dilim ise tamamen bizim bilişsel tercihlerimize, günlük pratiklerimize ve olayları yorumlama biçimimize yani algılarımıza aittir. İşte psikoterapi ve öz-farkındalık çalışmaları tam olarak bu %40’lık alana odaklanarak kalıcı bir iyilik hali inşa etmeyi amaçlar.

Klinik Bir Pencere: Beklentiler ve Hayal Kırıklığı

Terapi odasında en çok duyduğum cümlelerden biri şudur: "Her şeyim tam, işim iyi, sağlığım yerinde ama yine de içimde tarif edemediğim bir boşluk var." Bu boşluk genellikle, toplumun bize dayattığı "başarı = mutluluk" denkleminin bir sonucudur. Bir danışanım, kariyerinin zirvesindeyken yaşadığı mutsuzluğu anlatırken şunu fark etmişti: O, kendi değerlerine göre değil, başkalarının takdirine göre bir hayat inşa etmişti. Burada devreye giren "Bilişsel Esneklik" kavramı, mutluluğun anahtarıdır. Eğer zihnimiz katıysa ve mutluluğu sadece belirli şartların gerçekleşmesine (örneğin; "şu ev alınmalı", "bu terfi gelmeli gibi “-meli, -malı” cümlelerine veya koşullara; evlendiğimde mutlu olacağım, borcum bittiğinde huzur bulacağım gibi) bağlamışsa, o şartlar gerçekleşse bile zihin yeni bir eksiklik bulmakta gecikmeyecektir. Çünkü alıştığımız ses; başarıya ulaşıldığında hemen diğerine geç diyen sesimizdir.

Mihaly Csikszentmihalyi (1990) tarafından kavramsallaştırılan "Akış"  teorisi de tam olarak bu noktayı destekler. Bir işi yaparken zamanın nasıl geçtiğini anlamadığımız, yeteneklerimizin zorlukla tam bir denge kurduğu o anlar, aslında en yüksek doyum noktalarımızdır. Mutluluk, ulaşılan bir sonuç değil, bu akış anlarının hayatımızdaki sıklığıdır. Bir bahçıvanın toprağı kazarken, bir ressamın fırça darbesinde ya da bir yazılım mühendisinin kod yazarken hissettiği o "kendini unutma" hali, aslında ruhun en saf mutluluk formudur. Anda kalmaktır, mindfulness’tır.

Kendi hayatımda ve mesleki pratiğimde "şükran" kavramının romantize edilmiş bir kişisel gelişim sloganından çok daha fazlası olduğunu gördüm. Şükran duymak, beyindeki prefrontal korteksi aktive ederek odak noktamızı "eksik olandan" "var olana" çevirir. Bu bir polyannacılık değildir; bu, gerçeğin diğer yarısını da görme becerisidir. Her akşam günün sonunda sadece üç adet olumlu olayı not etmek bile, beyindeki nöral yolları zamanla yeniden yapılandırabilir.

Toksik Pozitiflik ve Duygusal Kabul

Mutluluk hakkında konuşurken yapılan en büyük hatalardan biri, üzüntü, öfke veya hayal kırıklığı gibi duyguları "negatif" olarak kodlayıp onlardan kaçmaya çalışmaktır. Oysa sağlıklı bir psikolojik yapı, tüm duygu spektrumunu kapsayabilmelidir. "Toksik pozitiflik" olarak adlandırdığımız, her durumda iyi hissetme zorunluluğu, aslında bireyi daha derin bir mutsuzluğa ve suçluluk hissine iter. Gerçek mutluluk, yas tutulması gereken yerde yas tutabilmek, öfkelenilmesi gereken yerde o öfkeyi sağlıklı ifade edebilmek ve sonrasında merkeze geri dönebilme esnekliğini gösterebilmektir. Duygular bulutlar gibidir; gelirler ve geçerler. Gökyüzü (yani benlik) ise daima oradadır.

Sonuç

Sonuç olarak mutluluk, piyangodan çıkan bir ikramiye değil, her gün sabırla örülen bir kumaştır. Aristoteles’in dediği gibi, "Mutluluk, ruhun erdeme göre bir etkinliğidir." Eğer hayatımızda bir anlam bulabiliyorsak, zorluklar bizi yıkmak yerine büyütür. Kendi değerlerinizle örtüşen bir yaşam sürmek, sosyal bağlarınızı taze tutmak ve zihninizin "felaketleştirme" senaryolarına karşı farkındalık geliştirmek, bu yolculuğun en sağlam adımlarıdır. Belki de mutluluk, onu kovalamayı bıraktığımızda, sevdiğimiz bir işin ortasında ya da bir dostun içten kahkahasına eşlik ettiğimiz o sessiz ve sıradan anda ansızın beliren o tanıdık misafirdir.

Kaynakça:

  • (Csikszentmihalyi, M., 1990). Flow: The Psychology of Optimal Experience.

  • (Lyubomirsky, S., 2007). The How of Happiness: A Scientific Approach to Getting the Life You Want.

 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör
Özgüven Kasımızı Geliştirmek

Bugün, neredeyse herkesin yanlış anladığı, ulaşılmaz bir hedef gibi görülen bir konudan bahsedeceğiz: Özgüven. Siz de etrafınızda girdiği ortamı anında etkisi altına alan, hayır demekte zorlanmayan, h

 
 
 
Dijital Dünyada Kaybolmak

Danışanlarımla yaptığım görüşmelerde son yıllarda sıkça duyduğum bir cümle var: “Sadece bir el daha oynayıp kapatacaktım ama sabahı ettim.” Online oyunlar, eğlencenin ötesine geçerek birçok birey için

 
 
 
Koruyucu Ebeveynlerin Kaygılı Çocukları

Ebeveynler, çocuklarını korumak ister; bu, sevginin en doğal halidir. Hiçbir anne baba çocuğunun üzülmesini, zorlanmasını ya da başarısız olmasını istemez. Ancak bazen, tam da bu iyi niyetli çabalar,

 
 
 

Yorumlar


© 2035 by Amelia Banks. Powered and secured by Wix

bottom of page